|
|
-
PİA
ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın ellerini bir tutsam ölsem böyle uzak seslenmese ben bir şehre geldiğim vakit o başka bir şehre gitmese otelleri bomboş bulmasam içlenip buzlu bir kadeh gibi buğulanıp buğulanıp durmasam ne olur sabaha karşı rıhtımda çocuklar pia'yı görseler
bana haber salsalar bilsem içimi büsbütün yıldızlar basar bir hançer gibi çıkıp giderdim
ben bir şehre geldiğim vakit o başka bir şehre gitmese singapur yolunda demeseler bana bunu yapmasalar yorgunum üstelik parasızım pasaportsuzum ne olur sabaha karşı rıhtımda seslendiğini duysam pia'nın sırtında yoksul bir yağmurluk çocuk gözleri büyük büyük üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia'nın ölsem eksiksiz ölürdüm
Attila İlhan
|
-
-
-
sonra tuttum uzun bir yalnızlığa çıktım ardımda dudaklarından keder gülleri bırakarak. kirpiklerin kırıla kırıla bitmişti çoktan yüzünse doygun bir aşkın soğukluğundaydı nicedir. güneşin iyimserliğini otobüs terminalleriyle silerek geçtim yolların ve kalabalığın inciten uzaklığından. ayın çırpınışı yetmiyordu gecenin büyüklüğüne yol kenarındaki evlere paylaştırdım ışığını ömürlerinin dışına çıkmayanlar sevinsin diye birazcık.
herkesin her şeyi kolayca konuştuğu arkasını döner dönmez unuttuğu zamanlardı. bütün güneşler, içinde doğup içinde batan biriydim kekeleyen bir yaşamın hecesinden gelmiştim sana. öyle iyi konuşuyordun ki, öyle bilerek, bana öyle yakın açık denizler gibiydi sesin hiçbir sözcüğe sığmayan gülüşünün engininden bir baş dönmesiydim artık. sonra bütün söylediklerini doğruladın gövdenle uçsuz bucaksız çıplaklığında yaşadım dünyanın sınırlarını.
sabahın buğusu, suyun köpüğü, ışığı yaprakların azalan ağzından öğrendim her şeyin bir ömrü olduğunu. beni sana bırakıp seni bana ekleyerek gittim, aşkı ayrılıkla emzire emzire…
senden başka kimseyi aramadım gittiğim yerlerden
Şükrü Erbaş
|
-
Bu Aşk Burada Biter
bu aşk burada biter ve ben çekip giderim yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver bu aşk burada biter iyi günler sevgilim ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir solarken albümlerde çocuklar ve askerler yüzün bir kır çiçeği gibi usulca söner uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir
yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı! bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler
bu aşk burada biter ve ben çekip giderim yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver bu aşk burada biter iyi günler sevgilim ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
Ataol Behramoğlu
1965
|
-
Her Sevda
Her sevda başlangıçtır bir yenisine.
Oteki baskaldirir daha bitmeden biri Biz isteyelim istemeyelim surup gider boylece.
Baksak ki unutmusuz gunun birinde her seyi Ne o sevdalar, ne olumsuz sozler kalmis Toplasak toplasak hepsini iste Onca sevda bir sevdayi yaratmis Doner durur basimizin ustunde Gozlerden agizlardan saclardan Ellerden omuzlardan yapilmis hale.
Ve cinlar her biri bir silahin yankisi gibi Bir yasam boyu biz tetigi cektikce.
Edip Cansever (Sevda ile Sevgi)
|
-
|
BILMEZ MIYIM HIÇ...
Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona Bu sözler ve bu sözlerin içinde çirpinan uzakliklar Dolasiyorum bir basima, ortalikta kimsecikler yok Kiyilar da bombos, kir yollari da Solugumu duyuyorum ara sira, bir onu duyuyorum Duymuyorum belki de, biliyorum yalnizca Ayaklarimin altinda yaban naneleri, kekikler Yol kenarinda bir kapi, tahta Peki, kim yitirmis evini, ya da Hangi yitikle yok olmus o yapi Kimbilir Vuruyorum yokus asagi, kiyiya Bir tasin üstüne oturuyorum Ben oturur oturmaz Çikiyor kuytularindan bütün görünümler Ve ufak bir oyun oynuyor bana doga Alip alip götürüyor gözlerimi bikmadan Kisalip uzayan bir çift yilan baligini andiran gözlerimi Günesin savkindan yuvarlanan çakillara Tam o sira bir vapur yanasiyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslagi gibi Denize yeni sürülmüs bir tarlaya benziyor, uyanik, diri Ve isin tuhafi bense Alisiyorum gittikçe Her gün bir parça daha alisiyorum yalnizligima Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden Ve bu yüzden mi bilmem Durup bir süre çevreme bakar gibi yapiyorum Sürüyle kus havalaniyor defnelerin içinden Sürüyle, evet, hatirliyorum birden Nicedir unutmusum saymayi bile günleri Dagilip gitmisler herbiri bir yana Kuslar gibi, onlar da Benimse ne gidecegim bir yer Ne de özledigim bir sey var Öyleyse neden yaziyorum bu sözleri ona Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasizliga Böyle gelisigüzel, böyle kirik dökük Sanki hiç kimselerin kullanmadigi bir gün kalmis bana.
Uzun bir cumartesiyi hatirliyorum, saat on iki Dalip gidiyorum, düsünüyorum da, saat on iki Bir sigara yakiyorum, bir kagida bir iki dize yaziyorum Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha Ama hiç kimildamiyor, akrep de, yelkovan da Yani tam böyle birseye benziyor zaman Yilgin ve çarpici renkler içinde pek kimildamayan Çikageliyor sonra, saat on iki.
Anliyorum Yasam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi Yalnizca bunun için uzun Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da Örnegin Bir sevgiyi yontup onarmak için Dögüsmek de sevgidir Ve benim bildigim kadariyla Her seydir bir insan, her seydir Yalandir kisaligi yasamin Ve özellikle insan dedigimiz sey Inançli bir insan soyunun parçasiysa.
Sonunda basbasa kaliyoruz gene Basbasa kaliyoruz dogayla ben Iste az önce yagmur da basladi, cumartesi günlerden On temmuz cumartesi Bir vapur daha kalkiyor iskeleden Ve yagmur hizlaniyor biraz Uzanip yatsam diyorum otlarin üstünde çirilçiplak Tam öyle yapiyorum Simdi yagmuru seviyorum, simdi yagmuru seviyorum, yagmuru seviyorum.
Edip Cansever
|
-
|
BILIS
VE HEMEN GIDEMEDIM VE ARTIK GIDEMEDIM VE SONRA HIC GIDEMEDIM KURTULUS'TA, SON DURAKTA BIR TRAMVAY ÖLÜSÜ SANKI BEN OYLECE KALAKALDIM
HEPIMIZ KALAKALDIK ELIMIZDE TETIGI CEKILMEYEN NAMLUSU YÖNSÜZ BIR TABANCA GIBI.
EDIP CANSEVER
|
-
|
Baslangic
Doganin bana verdigi bu odulden Cildirip yitmemek icin Iki insan gibi kaldim Birbiriyle konusan iki insan.
Edip Cansever (Sairin Seyir Defteri)
|
-
|
Anisindayim
Hafifce isirilmis bir elmanin dilindeyim Elmanin kokusundayim Anisindayim -kimbilir kimin-
Anilarda gorunur, duslerde gorunmez insan Duslerde gorunen anlamlardir Ozelliklerdir bir de belli belirsiz.
Ve Insansiz ani yoktur. Var midir?
Edip Cansever (Sairin Seyir Defteri)
|
-
|
Adini funda oteli koy
Adini funda oteli koy Aklindan gelip gecen bir yazin Ve aksam guneslerinde orda burda Bir deniz kiyisinda, eski bir yikintida Ince ince gezinen turuncu adamlarin.
Adini funda oteli koy Sevdamizin da adini Ayaklari dibinde gun batiminin. Ve agzinda binlerce gunesin tadi Dilinin ucunda yalnizca kendi adin.
Cunku sevdikce beni sen kendini tanidin.
Edip Cansever (Sevda ile Sevgi)
|
-
Plus belle que les larmes
J'empêche en respirant certaines gens de vivre
Je trouble leur sommeil d'on ne sait quels remords
Il paraît qu'en rimant je débouche les cuivres
Et que ca fait un bruit à réveiller les morts
Ah si l'écho des chars dans mes vers vous dérange
S'il grince dans mes cieux d'étranges cris d'essieu
C'est qu'à l'orgue l'orage a détruit la voix d'ange
Et que je me souviens de Dunkerque Messieurs
C'est de très mauvais goût j'en conviens Mais qu'y faire
Nous sommes quelques-uns de ce mauvais goût-là
Qui gardons un reflet des flammes de l'enfer
Que le faro du Nord à tout jamais saoula
Quand je parle d'amour mon amour vous irrite
Si j'écris qu'il fait beau vous me criez qu'il pleut
Vous dites que mes prés ont trop de marguerites
Trop d'étoiles ma nuit trop de ciel bleu mon ciel bleu
Comme le carabin scrute le coeur qu'il ouvre
Vous cherchez dans mes mots la paille de l'émoi
N'ai-je pas tout perdu le Pont-Neuf et le Louvre
Et ce n'est pas assez pour vous venger de moi
Vous pouvez condamner un poète au silence
Et faire d'un oiseau du ciel un galérien
Mais pour lui refuser le droit d'aimer la France
Il vous faudrait savoir que vous n'y pouvez rien
La belle que voici va-t'en de porte en porte
Apprendre si c'est moi qui t'avais oubliée
Tes yeux ont la couleur des gerbes que tu portes
Le printemps d'autrefois fleurit ton tablier
Notre amour fut-il feint notre passion fausse
Reconnaissez ce front ce ciel soudain troublé
Par un regard profond comme parfois la Beauce
Qu'illumine la zizanie au coeur des blés
N'a-t-elle pas ces bras que l'on voit aux statues
Au pays de la pierre où l'on fait le pain blond
Douce perfection par quoi se perpétue
L'ombre de Jean Racine à la Ferté-Milon
Le sourire de Reims à ses lèvres parfaites
Est comme le soleil à la fin d'un beau soir
Pour la damnation des saints et des prophètes
Ses cheveux de Champagne ont l'odeur du pressoir
Ingres de Montauban dessina cette épure
Le creux de son épaule ou! s'arrête altéré
Le long désir qui fait le trésor d'une eau pure
A travers le tamis des montagnes filtré
O Laure l'aurait-il aimée à ta semblance
Celle pour qui meurtrie aujourd'*** nous saignons
Ce Pétrarque inspiré comme le fer de lance
Par la biche échappée aux chasseurs d'Avignon
Appelez appelez pour calmer les fanto2mes
Le mirage doré de mille-et-un décors
De Saint-Jean-du-Désert aux caves de Branto2me
Du col de Roncevaux aux pentes du Vercors
Il y a dans le vent qui vient d'Arles des songes
Qui pour en parler haut sont trop près de mon coeur
Quand les marais jaunis d'Aunis et de SaintOnge
Sont encore rayés par les chars des vainqueurs
Le grand tounoi des noms de villes et provinces
Jette un défi de fleurs à la comparaison
Qui se perd dans la trace amoureuse des princes
Confond dans leur objet le rêve et sa raison
O chaînes qui barraient le ciel et la Durance
O terre des bergers couleur de ses raisins
Et Manosque si doux à François roi de France
Qu'il écrivit son nom sur les murs sarrasins
Moins douce que tu n'es ma folle ma jalouse
Qui ne sait pas te reconnaître dans mes vers
Arrêtons-nous un peu sur le seuil de Naurouze
Où notre double sort hésite entre deux mers
Non tu veux repartir comme un chant qui s'obstine
Où t'en vas-tu Déjà passé le Mont Ventoux
C'est la Seine qui coule en bas et Lamartine
Rêve à la Madeleine entre des pommiers doux
Femme vin généreux berceuse ou paysage
Je ne sais plus vraiment qui j'aime et qui je peins
Et si ces jambes d'or si ces fruits de corsage
Ne sont pas au couchant la Bretagne et ses pins
Gorgerin de blancheur où ma bouche mendie
Cidre et lait du bonheur Plénitude à dormir
Pour toi se crèveront secrète Normandie
Les soldats en exil aux ruines de Palmyre
Je ne sais plus vraiment où commencent les charmes
Il est de noms de chair comme les Andelys
L4image se renverse et nous montre ses larmes
Taisez-vous taisez-vous Ah Paris mon Paris
Lui qui sait des chansons et qui fait des colères
Qui n'a plus qu'aux lavoirs des drapeaux délavés
Métropole pareille à l'étoile polaire
Paris qui n'est Paris qu'arrachant ses pavés
Paris de mes malheurs Paris du Cours-la-Reine
Paris des Blancs-Manteaux Paris de Février
Du Faubourg Saint-Antoine aux côteaux de Suresnes
Paris plus déchirant qu'un cri de vitrier
Fuyons cette banlieue atroce où tout commence
Une aube encore une aube et peut-être la vie
Mais l'Oise est sans roman la Marne sans romance
Dans le Valois désert il n'est plus de Sylvie
Créneaux de le mémoire ici nous accoudâmes
Nos désirs de vingt ans au ciel en porte-à-faux
Ce n'était pas l'amour mais le Chemin des Dames
Voyageur souviens-toi du Moulin de Laffaux
Tu marches à travers des poussières fameuses
Poursuivant devant toi de pays en pays
Dans la forêt d'Argonne et sur les Hauts-de-Meuse
L'orient d'une gloire immortelle et trahie
Comme un chevreuil blessé que le fuyard fléchisse
L'oeil bleu des mares veille au sous-bois fléché d'or
Halte sur le chemin du banni vers la Suisse
Au pays de Courbet qu'aime la mandragore
Je t'ai perdue Alsace où quand le Rhin déborde
Des branches éblouis tombent droit les faisans
Où Werther a Noël pour un instant s'accorde
D'oublier sa douleur avec les paysans
L'orage qui sévit de Dunkerque à Port-Vendres
Couvrira-t-il toutes les voix que nous aimons
Nul ne pourrait chasser la légende et reprendre
La bauge de l'Ardenne aux quatre fils Aymon
Nul ne pourrait de nous chasser ce chant de flûte
Qui s'élève de siècle en siècle à nos gosiers
Les lauriers sont coupés mais il est d'autres luttes
Compagnons de la Marjolaine Et des rosiers
Dans les feuilles j'entends le galop d'une course
Arrête-toi fileuse Est-ce mon coeur trop plein
L'espoir parle à la nuit le langage des sources
Ou si c'est un cheval et si c'est Duguesclin
Qu'importe que je meure avant que se dessine
Le visage sacré s'il doit renaître un jour
Dansons ô mon enfant dansons la capucine
Ma patrie est la fin la misère et l'amour
|
-
Teşekkür:
Uzaktaki ses Gökçehan Daçe,
ruhundan sızan, acınla tatlanan bu sözlerini benimle paylaştığın ve
benim de başkalarıyla paylaşmama izin verdiğin için teşekkür ederim...
en ummadığım anda umut veriyor duygun, yani öyle güzel koru-n-muşsun.
Kalbimin deniz minaresisin.
Ebru
Orada,
Yetişemediğimiz bir Mayıs akşamında…
Dışarıda duruyor kurduğumuz en az bir cümle
ve belki bir hece umut…
-----
Unutulmuş bir yenilgi
Yeniden göç etmek sana
silkeleyip çoktan üzerine sinmiş başkalarını
sen artık başka adamların o başka kadını…
“Yalnızca bilmezler yüzümdeki gülümsemeden sessizliğin orada, yıllardır bana tanıklık yapan yerde olduğunu... Oysa ben, aynı benimdir her yenilgi sonrasında ve her yenilginin o kısa başlangıcında”
Umuduna,
tenine ya da acına
kısacası sana bulaşmış ötekilere aldırmadan,
ve hiç dokunmadan
geride bırakılmış bir şehrin sancısına
“seni sevebiliyorum”
Yine de iki hece fazla…
Tenini çıkar git kadın!
Seni kim saklar
Sen artık aşikârsın
öpemem artık kirpiklerinden…
çekemem içime
vurulmuşken nefesimden
Yeminiyle sarıldığı an sevgililerin
ne kekeme bir sarılıştı o an…
işte o an kırıldı düş,
hayal ya da çırpıntı
“yaklaşıp da içine olamadıklarımız ya da içine sokulup da yaklaştığımızı sandıklarımız....”
Söylesene karşılaşabilir miyiz yeniden bu evrende…
esirgediğimiz tüm düşler
delik deşik iğfal olmuşken böyle,
söylesene
sarılır mı bir katil
sıradan bir maktule
yüzleşecek kadar erkek olamadığımız tüm korkular
ölüp de unutsak belki birbirimizi
çehremiz kalmasa yani
inan daha çok ihtimaliz birbirimize
zamana saklanan çaresizler
yüzlerde daha çok iz, izbelik
ve unutmak…
telaşlı bir masalın uyuttuğu
kandırılmış çocuklar
şiirin kapısına vurulmuş sürgü
tarih ne eski, ne de tekerrür
tarih biziz sevgili!
son hecem değil belki,
ama ondan bir önceki
sen yine de bunlara aldırma
kelimeler hatırlatacak seni bana
kelimelerim…
ben unutacağım
şimdi seni bir kez daha sevdikçe
insanlığıma dönüyor
geriye kalan yanım.
bir şair öldüğünde
dizeler çarpıyor duvarlarıma
dört yanım deniz
demek ki ben bir adayım.
Issız, uğraksız, kelamsız…
Eski bir falın kehaneti tuttu şehrin birinde
an işte o an tutuldu
sana devrik cümleleri sevdiremedim
oysa ben
sevdiğim her şeyi çoktan devirdim.
kimse hatırlamaz kirpiklerinden öpüğümü
ve kimse hatırlamayaca
ve kimse hatırlamayacak bu mayıs akşamını
seni nasıl sevdiğimi sen unutursan
inan kimse…
Bir kedi gibi saklanacağım senden
Vedayı ben yazarım, şair benim ne de olsa
gözünde yaş kaldıysa
sen ağıt yak…
çünkü an tutuldu bir kere…
Gökçehan Daçe
|
-
Russian-German novelist, essayist, psychoanalyst, and a muse, colleague, and companion for such authors and thinkers as Nietzsche, Rilke, and Freud. Lou Andreas-Salomé wrote widely on literature criticism, philosophy and psychoanalysis. With her indifference to moral conventions and insatiable intellectual curiosity, Andreas-Salomé challenged the gender roles of her day.
Lou(ise) Andreas-Salomé was born in St. Petersburg into a wealthy family. Gustav von Salomé, her father, was a Russian army officer. Her mother, Louise Wilm, nineteen years younger than her husband, was the daughter of a prosperous sugar manufacturer. Andreas-Salomé was the fourth child and the only girl in the family. She became especially close with her father, who was 57, when she was born. Also her much older brothers adored their little sister and took a protective attitude toward her. Later in her book of memoir, Lebensrückblick (1951), Andreas-Salomé confessed that she would see a brother hidden in every man she met. At home Andreas-Salomé spoke German and French and occasionally Russian. Her books she wrote in German.
Andreas-Salomé's father died when she was 17. At the age of confirmation in the German Lutheran Church, she entered a deeply religious phase. She was tutored at home in philosophy and religion by the Protestant pastor Hendrik Gillot, twenty-five years her senior, married, and the father of two children. When he proposed marriage to her, Andreas-Salomé could not continue with her tutor, her first great love. In Holland, during a strange confirmation in the Lutheran church, Gillot gave her the name 'Lou'. With her mother she then traveled to Switzerland, where she enrolled at the University of Zürich - she was one of the first female students to be accepted by the unversity. Andreas-Salomé studied philosophy, art history, and comparative religion.
Andreas-Salomé had already suffered from health problems in St. Petersburg, but after contracting severe lung disease, doctors gave her only a few years to live. To regain her health, she went to Italy. In Rome she met Paul Rée, a gambler and moral philosopher, who became her companion. They lived in a menage a trois for five years. It is possible that Andreas-Salomé remained a virgin until the mid-1890s.
At the age of twenty twenty-one, Andreas-Salomé met Friedrich Nietzsche, a friend of Paul Rée's. Nietzsche was thirty-seven, a well-known philosopher, but he fell immediately under her spell. "From which stars did we fall to meet each other here?" were Nietzche's first words when he saw her at Saint Peter's Basilica. Later their stormy love triangle inspired Liliana Cavani's film Beyond Good and Evil (1977).
Andreas-Salomé was Nietzsche's most painful love. "... I lust after this kind of soul", Nietzsche wrote to Rée; actually he needed a young person around him who is intelligent and educated enough to serve as his assistant. In Ecce Homo he praised her poem, 'Hymnus an das Leben' (1882, Hymn to Life), which he set to music. "Whoever can find any meaning at all in the last words of this poem will guess why I preferred and admired it: they attain greatness. Pain is not considered an objection to life: 'If you have no more happiness to give me, / well then! you still have suffering ...' Perhaps my music, too, attains greatness at this point." Possibly Nietzsche proposed marriage to her, although according to Rudolp Binion he never did so. However, Nietsche told Andreas-Salomé that Thus Spoke Zarathustra had been conceived as an artistic substitute for the son he would never have. In Lucerne Andreas-Salomé, Nietzsche and Rée had a photograph by Jules Bonnet taken of themselves, Lou kneeling in a small cart and holding a whip over the two man-team, who are pulling the cart.
Nietzsche's jealous sister Elisabeth turned against Andreas-Salomé and regarded her as a poisonous vermin that must be destroyed. Nietzsche broke off his relationship with Andreas-Salomé in December 1882. "Should Lou be a misunderstood angel?" he asked. "Should I be a misunderstood ass?" In an unsent letter he wrote: "This scrawny dirty smelly monkey with her fake breasts - a disaster!" After separating from Nietzsche and Paul Rée, Andreas-Salomé published her account of Nietzsche's thought, Friedrich Nietzsche in seinen Werken (1894), in which she characterized him a fundamentally religious personality, "a religious genius confronted with the death of God."
Andreas-Salomé's first book, Im Kampf um Gott (1885), an autobiographical novel, was a success. It is also considered her best prose work. In her of time she was a well-known writer, but today all her fifteen novels are forgotten. However, Andreas-Salomé never regarded herself primarily as a novelist.
In 1887 Andreas-Salomé married the famous orientalist and philologist Frederick Carl Andreas, sixteen years his senior. At that time he taught German to Turks who had settled in Berlin, but later in 1903 he was appointed professor at Göttingen University. Hendrik Gillot reluctantly agreed to officiated at the wedding. The marriage, which lasted over 40 years, was apparently unconsummated. First Andreas did his best to change the situation, but eventually he accepted her resistance and fears of loss of the self in the other. "Two are at one only when they remain two," Andreas-Salomé once explained. When the socialist politician Georg Ledebour realized the secret of their marriage, that she was still a virgin, he determinedly besieged her. Basically Andreas-Salomé saw the relationship between her sexuality and intellectual pursuits "by nature" conflictual.
Although Andreas-Salomé continued to pursue her travels across Europe and had sexual relationships outside marriage, she always returned to Göttingen. In Paris she spent much time with the German playwright Frank Wedekind, who misunderstood the nature of her interest in him. In Vienna she visited regularly the Hof Atelier Elvira, a gathering place for gay men and lesbians. In 1891, when she lived with Andreas in Berlin, she became friends with Gerhart and Marie Hauptmann and startdd to contribute to the social and critical review Die Freie Bühne. Also the graphic artist and sculptor Käthe Kollwitz was one of her friends.
In 1892 appeared Andreas-Salomé's book on Ibsen'd female characters, Hedrik Ibsens Frauengestalten. It was rumored that Ibsen had modelled her famous Hedda Gabler, who desired to live like a man, after her, but Andreas-Salomé expressed particular dislike of the character: "She resembles a ravenous wolf on which a sheep's skin has been growing for a very long time and who has forfeited its predatory strength only to keep its predatory soul."
With Frieda von Bülow Andreas-Salomé traveled in 1895 to Vienna, where she met Arthur Schnitzler. From 1897 to 1901 Andreas-Salomé had an affair with Rainer Maria Rilke. The poet was 14 years her junior - she was mistaken for his mother. She visited with Rilke two times Russia, where they met Leo Tolstoy and the folk poet Drozhzin.
In 1911 Andreas-Salomé spent some time with her friend Ellen Key in Sweden. There she met the physician and analyst Poul Bjerre, who brought her with him to Weimar to attend the Third International Psychoanalytic Congress. "I have become closely acquainted with her and must say that I have never met with such an understanding of psychoanalysis down to the last and smallest detail," wrote one of the participants to Freud. In the famous group photo documenting the congress, Andreas-Salomé, wrapped in a long fur, was seated at center near Freud. With Victor Tausk, Freud's brilliant but disturbed colleague, Andreas-Salomé had a close relationship and helped him with his publications. Tausk committed suicide in 1919. Distinctly, their "Pythagoren friendship" had much similarities with Nietzsche - Rée - Andreas-Salomé triangle, now Freud playing the role of the prophet.
Before meeting the founder of psychoanalysis, Andreas-Salomé had published a study of sexual love, Die Erotik (1911). In 1912 she asked in a letter to Freud his permission to come to Vienna for psychoanalytical training. Andreas-Salomé was still in her fifties youthful-appearing and when Freud first encountered her, he warned one of his younger followers that she was "a woman of dangerous intelligence" but that "all the tracks around her go into the Lion's den but none come out." During her stay in Vienna Andreas-Salomé associated also with Adler, but eventually turned against him. For a brief period, Andreas-Salomé was Freud's closest woman pupil and she was allowed to attend regularly the internal Wednesday gatherings at Bergstrasse 19 at Freud's home. "Frau Lou" became also close to Freud's daughter Anna. Noteworthy, she never questioned Anna's adoration of her famous father.
Andreas-Salomé kept up a correspondence with Freud for over two decades. From 1913 Andreas-Salomé took patients for analysis, but it was not until the 1920s when her practice started to gain professional recognition. A keen observer of human nature, Andreas-Salomé fully utilized her great gift of empathy to help her patients, sometimes even without a fee. In the confrontation between Freud and Carl Jung, she first attempted to behave "diplomatically", but eventually she considered that Jung gave up the attempt to be a scientists. Andreas-Salomé's most important psychoanalytical study was 'Narzissmus als Doppelrichtungen' (1921), published in Imago, a psychoanalytical journal where several of her other works appeared. Andreas-Salomé developed into a new direction Freud's ideas which he had sketched in his 1914 essay 'On Narcissism', and argued that love and sex are a reunion of the self with its lost half. Freud considered her article on anal eroticism from 1916 one of the best things she wrote. Andreas-Salomé associated anal sexuality with genitality and argued that "it is characteristic for animals that anal and genital orientations go together completely," and continued that "it is no accident that the genital apparatus remains so closely connected to the anus (and in woman is merely rented from it)."
Friedrich Andres died of cancer in 1930. Lou Andreas-Salomé died of uremia in Göttingen seven years later, on February 5, 1937. Freud learned of her death from a newspaper and wrote to Arnold Zweig, that he "was very fond of her" but assured, "strange to say without a trace of sexual attraction." Her autobiographical works, Grundriss einiger Lebenserinnerungen (1933) and Lebensrückblick (1951), give a fascinating but somewhat coloured view into her life and acquaintances. Andreas-Salomé do not mention in Lebensrückblick her lover Friedrich Pineles, a physician. Their relationship ended when she had a miscarriage. Andreas-Salomé's correspondence with Rilke was published in 1952.
|
-
Nietzsche ve Rilke’nin aşık olduğu, Freud’un yakın dostu olan kadın sevgili ve güzel Salome… Nietzsche ve Paul Rée’nin evlenme tekliflerini reddederek entelektüel birlikteliği savundu; asla cinsel birlikteliğin yaşanmadığı bir evlilik yaptı. Sadakat’i reddetti, Freud’la dostluğu ölene dek sürdü. Girdiği her ortamda etkili oldu; yaptığı ve öğrendiği her şey üzerine düşündü ve yazdı. Bu adamların yaşamana dokunmuşluğunun yanında kimdir Salome
, onların yanında olmak dışındaki kimliği neydi? Ne düşündü? Ne yazdı?“Sizin geçiş dediğiniz şey nedir? Eğer bunun arkasında onun için bu dünyadaki en harika şeyi yani özgürlüğü terk etmek gibi bir art amaç varsa, o zaman ben hep geçişe saplanıp kalmak istiyorum; çünkü vazgeçmiyorum.” Bunları yazdığı zaman yirmili yaşlarının başındaydı Salome ve bu yazısıyla o zamanlar bile ne istediğini açıkça söylüyordu. Tamamen özgürlük, kendisi için hiçbir kimseye, hiçbir şeye hesap vermemek, sürekli geçiş içinde yaşamak belirsiz ve yeni olana ilerlemek.
Rusya’da yaşayan Alman asıllı bir ailenin en küçük çocuğudur. Babası Çar’ın hizmetinde bir generaldi. Çok erken yaşta insan ilişkilerine karşı ilgi duymaya başladı. Hayalperestti. Annesinin göstermek istediği kadın imgesinden uzaktı. Kabul törenlerine katılmaktan da bu yüzden kaçınıyordu. Annesinin ona tanıttığı tanrı fikride Salome’de kişisel bir tanrıya dönüşür. Hayallerini anlattığı, konuştuğu, şakalaştığı arkadaş, dost bir tanrıdır onunki. Ergenlik döneminde tanrının ortadan kayboluşu diye isimlendirdiği durum ortaya çıkar. Onun tanrı imgesi birden bire gerçeklikle örtüşmeyen bir duruma gelir. Kendisi bu durumu, ilk çocukluk deneyimini ölüm olayıyla betimler. Salome tanrının varlığından kuşku duymuyordu tanrı sadece ölmüştü hepsi bu…
Hayatına giren ilk erkek kendisinden yirmi beş yaş büyük bir rahip olan Hendrik Gillot’ur. Bu ilişki onun gelişimi açısında önemli bir yapı taşıdır. Spinoza’yı, Leibniz’i, Kierkegaard’ı, Dostoyevski’yi ondan öğrenir. Bazı pazar vaazlerini yazar. On dokuz yaşında ailesine karşı gelerek Zürih’e gider. Burada teoloji, felsefe ve sanat tarihi okur. Yirmi dört yaşındayken “Tanrı ile Savaşım” adlı ilk romanını yazar. 1882’de İtalya’ya gider ve burada Maldivia von Meysenburgu tanır. Yalnız yaşayan ve aydın bir yazar olan Maldivia, Salome için özgür bir hayat sürmenin kadının hakkı ve görevi olduğu düşüncesini simgeler.
Bir süre sonra Roma’da Nietzsche ile tanışır. Aralarında kurulan tinsel ilişki Nietzsche tarafından bir evlilik teklifine kadar varır. Salome’den olumlu yanıtın gelmemesi ilişkilerinin kesilmesine ve Friedrich’in kötü yorumlarına neden olur. “ Bu kuru, kirli, kötü kokan maymuncuk, yalancı memeleriyle bir felaket.” Yine de Nietzsche başlangıçta Salome’nin güçlü benlik bilincinden etkilenmiş, biçemini tiksindirici bulsa da bir gün yazmayı öğreneceğini düşünmüştür. Nietzsche haklı çıkar. 1890’dan 1934’de kadar Salom’e günlük gazetelerde, haftalık dergilerde, yazınsal, felsefik ve psikolojik yayımlarda yüzden fazla makale, öykü, şiir ve kitap konuşması yayımlar. 1885-1931 arasında on dokuz kitabı çıkar. Hayat Lou’nun felsefesinin temelini oluşturur. Geleneklere uymayan bir hayat sürer. Paul Reey’le evliliğinin bitmesinin ardından Carl Andreas’la evlenir. Güvenli burjuva ortamında bir çok aşk ilişkisi yaşar. Bu aşk maceraları içindeki en ilginç olay evli olmasına rağmen ilk cinsel ilişkisini Rilke ile yaşamasıdır.
1903’te Berlin’e taşınır. Orada tiyatro “Frei Bühne”yi kuran ve haftalık dergi çıkaran sanatçı ve yazar grubuna katılır. İlk sergiledikleri oyun İbsen’in bir oyunudur. İbsen’in kadın karakterleri Salome’yi çok etkiler. Bu ilgi İbsen’in kadınları adlı bir eser yayımlayana kadar sürer. Psikanalize ilgi duyan Salome Viyana’da Freud ile tanışır. Freud’un onu desteklemesi ve onurlandırması Salome’yi cesaretlendirir. Psikanalizde en çok ilgisini çeken konu Narsisizmdir. Özneyle uğraşmayı özel tutkusu olarak niteler. Çalışmalarını dergilerde yayımlar.
Salome’nin en tanınmış ve en özgün yapımı “Erotik”tir. Erkek ve kadın arasındaki aşk üzerine yazılan dört makaleden oluşur. Aşk bir erkeğe yada kadına yönelik değildir.Ona göre erotik sevgi içinde biz, sandığımız gibi başkasıyla dolu değilizdir. Kendimizle, kendi durumumuzla doluyuzdur. Biz başkasına değil kendimize sarılıyoruzdur. Aşk kendi ölümüne çabalar. Aşk bu amaçtan vazgeçerse, gerçekleşmemiş bir çaba olarak yaşar. Salome için sadakat, özgürlüğü engelleyerek aşkın kendisini yok etmesinde önemli rol oynar. “Kadınların düşünceleri kalplerinden doğar” gibi kimi ifadeleri onun hemcinsleriyle arasına mesafe koyduğunu gösterir.
Evlilik, sevginin katilidir; evli eşler “birbirleri için önemsizdirler”. Sevgi, arkadaşlığın bayağı alt sıralarındadır; arkadaşlık, sevgiye ve daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden korunmalıdır, çünkü “bedensel tutkudan ruhsal sempatiye giden yol yoktur, ama ikinciden birinciye gidilebilir” Her iki yolda da Salome’den bir tek şiir düşer insan aklına
Kıyamete kadar olmak, düşünmek, yaşamak Tut beni sımsıkı kollarında Verecek başka mutluluğun yoksa, Acılarını ver bana…
—

—
Yazar ve psikanalist Lou Andreas Salome önceki yüzyilin en ilginç simalarindandi. 19. yüzyila damgasini vuran üç erkek, Nietzsche, Rilke ve Frued onun sevgilisi olmuslardi. “Salome Yasami ve Yapitlari” adli kitap, birilerinin sevgilisi ya da arkadasi olarak degil bagimsiz bir insan, düsünür ve yazar olarak onu anlatiyor…
Özgür ve entelektüel…
Selami Akbas
Cogumuz, Salome’yi, Nietzsche Agladiginda adli kitaptaki entelektüel, erkeklerin basini döndüren, cüretkar ve basina buyruk genç kadin olarak merak ettik ama tanimadik. Roman bize Salome’yi diger erkeklerin gözünden anlatiyor ama bir karakter olarak islemiyordu. 1993 yilinda Afa Yayinlarindan çikan “Kizkardesim, Karim” adini tasiyan H.F. Peters imzali kitap Salome’yi yakindan tanima firsati verse de piyasada baskisi tükendiginden arayanlar ulasamiyordu. Ayrinti Yayinlari bu hafta, Angela Livingstone’un kapsamli çalismasi Salome-Yasami ve Yapitlari’ni yayimladi.
Petersburg, Viyana, Berlin, Münih ve Paris’te geçmis; sanata, yazina, felsefeye adanmis yetmis alti yillik bir ömür; ünlü dostlar, sevgililer, meslektaslar; romanlar, siirler, oyunlar, felsefe yazilari, bilimsel çalismalar; Zerdust’e, Duino Agitlari’na ve psikanalize vurulan damga; en çok da tutkuyla örülmüs bir yasam: Düsünmeye, yazmaya ve yasamaya dört elle sarilmis bir kadin… Çekici, özgür ve dolu dolu yasanmis bir hayat.
Büyülü etki
Lou Andreas-Salome hakkinda en iyi bilinen sey belki de onun zamaninin önde gelen pek çok ismiyle ahbap oldugu ve bunlarin hepsi üzerinde büyülü denebilecek bir etki biraktigidir. Görünüse bakilirsa Salome, ya sans eseri hep dogru zamanda dogru yerde olmus ya da bulundugu yer her neresiyse, zekasi ve çekici kisiligiyle orayi renklendirmis, zenginlestirmis. Bu ikilem, ölümünden sonra onun yasam öyküsünü yazanlarin aklini epeyce karistirmis olacak ki, bazilari ne sirretligini ve cadiligini birakirken bazilari da onu bir Tanriça gibi göklere çikarmis. Belki de Salome’nin bu büyülü etkisini anlamak için onu, kendi anlattiklariyla ya da onun yasamini arastiranlarin söylemleriyle degil de yasamina girdigi kisilerin söyledikleriyle degerlendirmek daha dogru olacak.

Nietzsche
Nietzsche için Salome, düsüncesinin varisiydi ve onu bu konuma, tanisIkliklari daha birkaç aylikken oturtmustu. Aslinda iliskileri fazla uzun sürmedi. Nisan 1882′den ayni yilin kasim ayina kadar süren iliski, Nietzsche’ye büyük duygu çalkantilari yasatti. Iliski devam ederken oldugu gibi, bittikten sonra da Nietzsche, Lou’ya zaman zaman çok büyük nefret duydu; zaman zaman da onu yogun bir askla sevdi. Zaten yasaminda ikinci kez evlenme teklifinde bulundugu kadindi Lou. Ama bu teklifi götürmesini, yanlis bir aracidan, Lou’yu daha uzun zamandir taniyan, ona asIk olan ve evlenme teklifinde bulunan, ama askina karsilik bulamayan zavalli Paul Ree’den istemisti. Ne var ki iliskinin tek tarafli duygusal niteligi bir yana, en çarpici yönlerinden biri, Nietzsche’nin Lou için “Ancak onu tanidiktan sonra Zerdüst’üm için olgunlastim” demesiydi. Nietzsche’nin yasaminda Zerdüst’ün yeri düsünüldügünde Elizabeth Forster- Nietzsche ve Fritz Kögel gibi kimilerinin Lou’yla ilgili karalamalarini çekememezlige yormaktan baska seçenek kalmiyor geriye.
Rilke
Salome’nin yasami boyunca iliskisini en uzun süre (tam otuz yil) sürdürdügü kisilerden biri, Rainer Maria Rilke’ydi. Ünlü sairin yasami boyunca en fazla etkisi altinda kaldigi insanin (ve kadinin) Lou olmasi sasirtici degildi. Büyük korkulari ve güvensizlikleri olan Rilke, onun saglam kisiliginde siginacak bir liman bulmustu. Lou’nun kisisel yasami açisindan bu iliskide ilginç olan nokta ise Rilke’nin onun ilk sevgilisi olmasiydi. Ilk gençliginde Peder Gillot’yu, ardindan Paul Ree’yi ve Nietzche’yi reddeden Salome, biraz geç yasta (36 yasinda), üstelik de evliyken Rilke’nin askina karsilik verdi. Salome, aski geç bulusunu, bu kuvvetli duygunun mutlaka boyun egmeyi gerektirmesine ve kendisinin de asla, hiçbir seye boyun egmeme kararliligina bagliyordu. Iste bu yüzden kendisi otuz alti yasindayken yirmi iki yasinda bir gence; o, sanat çevrelerinde kendini kanitlamis bir düsünür ve yazarken toy bir saire asIk oldugunu düsünüyordu. Rilke, bu ask iliskisinden büyük esin aldi ve aralarinda sairin basyapiti kabul edilen Duino Agitlari’nin bazilarinin da bulundugu yüzü askin siirini ona yazdi. Lou’nun tanidigi bir erkek daha, onun için, “Eger Lou Andreas-Salome’yi tanimamis olsaydim, sair olarak tüm gelisimimi etkileyen yollari seçmemis olabilirdim” diyordu.
Freud
Lou’nun duygusal anlamda degilse de düsünüs tarziyla etkiledigi bir diger ünlü erkek Freud’du. Bu öyle bir etkiydi ki Freud, Lou’nun psikanaliz saflarina katilmasini “hareketimiz için bir onur” olarak nitelendiriyordu ve hakliydi da. Salome, yasaminin ileriki yillarinda tanistigi psikanalize, kendini bütün varligiyla adamisti. Kendini belki de en iyi psikanaliz alaninda ifade etmisti. Çocuklugunda çok önemli yeri olan “hayal oyunlari” düsünüldügünde, bu sasirtici degildi. Çocukken gördügü insanlara kafasinin içinde yasamlar ören Lou, yasaminin son dönemlerini, var olan yasam örgülerini çözümlemeye adadi. Kliniklerde uzun yillar sürdürdügü psikanaliz uygulamalarinin yani sira bu konuda ciddi bilimsel makaleler ve bir kitap yazdi. Bunlar, “psikanalitik bir çalismayi elestirmek yerine pek sIk takdir etmedigi” Freud’un, “takdir etmekten kendini alamadigi” yapitlardi.
Lou’nun, onlarin sayesinde haksiz bir öneme kavustugu varsayilan üç kisinin onun hakkindaki yorumlari bunlar. Evet, Nietzsche, Rilke ve Freud, kendi sözleriyle elestirmenlere yanit veriyorlar. Elbette Lou Andreas-Salome’nin yasami bu üç kisiyle iliskilerinden ve onun hakkinda böylesi hayranlik dolu yorumlar yapanlar da bu üç erkekten ibaret degil.
Diger kadinlar
Bunlari söylemisken, Salome hakkinda iki yanlis anlamayi düzeltmek gerekiyor. Birincisi, Salome’nin entelektüel erkeklerin basini döndürüp onlari tuzaga düsüren bir dahi erkek avcisi oldugu kanisi. Salome, uzun ya da kisa bir süre birlikte oldugu bu erkekleri, duygusal ya da bedensel degil zihinsel bir düzeyde, düsünceleriyle etkilemisti. Birbirinden ayri üç alanda büyük önem kazanmis bu üç erkek, gördükleri güzellik karsisinda büyülenerek Lou’yu zihinsel anlamda yanlis degerlendirmislerse bu, Lou’dan çok bu erkeklerde aranmasi gereken bir kusurdur. Ikinci olarak, Salome’den bu denli etkilenmis olanlar veya onun yasaminda önemli yer tutanlar yalnizca erkekler degildir. Paul Ree ve Nietzsche’nin arkadasi olan Malwida von Meysenbug, Rilke’nin bir süre ayni evi paylastigi Loulou Albert-Lasard, Sigmund Freud’un kizi Anna Freud, yazar Frieda von Bulow gibi kadinlar da Lou’nun büyüsüne kapildilar. Ama 19. yüzyilin erkek egemen dünyasinda (buradan 20. yüzyilin böyle olmadigi sonucu çikarilmamali) varlik gösteremedikleri için mi yoksa gösterdikleri varlik, bu dünya tarafindan önemsenmedigi için mi bilinmez, bunlarin Lou’ya iliskin yorumlari fazlaca dikkate alinmadi. Bu da kendi gibi yazar ve düsünür olan kadinlar arasindan siyrilan Lou’nun, yasadigi döneme nasil bir damga vurdugu ve kisiligi hakkinda önemli ipuçlari veriyor.
Kadinlardan söz etmisken, Elisabeth Nietzsche’den sonra, Lou Andreas-Salome’ye ciddi elestiriler yönelten ikinci kisiden, Hedwig Dohm’dan söz etmemek olmaz. Zamanin radikal feministlerinden Dohm’un, Salome’ye en büyük elestirisi, onun feminist harekete katilmamasiydi. Hatta katilmamak bir yana Lou, harekete zarar veriyordu. Mesleki açidan etkin bir kadin oldugu halde, kadinlarin bu tür etkinlige kendilerini vermelerine karsiydi. Bunun anlami, Lou’nun kadinlara “evinin kadini” olma görevini yüklemesi kesinlikle degildi. Lou’ya göre kadin, kendi özel yeteneklerini gelistirmek için çalismaliydi. Aslinda Dohm’unki gibi radikal degil daha akilci bir açidan bakildiginda, bu tavir, kadinin yasamdaki gizil gücünü bularak onu gelistirmesi, Maslow’un deyimiyle “kendini gerçeklestirmesi” anlamina geliyordu. Feminizme zarar verdigi düsünülen bu bakis açisinin özellikle geleneksel kaliplara sIkIstirilmis kadin yasaminda ne kadar derin bir degisiklik yapacagi konusunda fazla söze gerek yok.
Bazilarina göre Salome, hiçbir zaman feminist olmamisti. Ama Lou Andreas-Salome, kadinlarla ya da erkeklerle olsun, bütün insan iliskilerinde kendini karsisindakiyle esit görüyordu. Erkeklerden bir eksigi oldugunu hiçbir zaman düsünmemisti. On yedi yasindayken, popüler bir din adami olan Peder Hendrik Gillot’ya ondan ders almak istegini dile getirdigi cüretkar bir mektup yazdiginda ya da yirmi bir yasindayken, Paul Ree ve Nietzsche ile birlikte entelektüel bir üçlü yasama modeli tasarladiginda, kendini bu erkeklerle esit düzeyde görüyordu.
Aslinda bu tavir, onun tüm yasamina damgasini vurmustu. Lou Andreas-Salome, hiçbir zaman kendini bir insan, bir kadin, bir yazar ya da bir düsünür olarak kanitlamaya ya da kabul ettirmeye gerek görmedi ve bu yönde herhangi bir çaba göstermedi. Salome, yasamini “dogal kuvvetlerin isleyisine benzer bir zorunluluk duygusu”nun yönettigini söylüyordu ama aslinda zorunluluk adini verdigi bu duygu, onun özgüveninden baska bir sey degildi. Çevresindeki insanlari ona çeken ve baglayan da belki bu özgüven ve onun getirdigi dogallikti.
Lou Andreas-Salome, kendi deneyimlerinden yola çikarak gelistirdigi fikirlerini çok sayida makaleyle yaziya döktü. Bu makaleler, baslica üç konu üzerineydi: Din, ask ve psikanaliz. Bunlar, onun yasaminin belli dönemlerinde agir basan konular gibi görünse de onun kisilik özellikleri isiginda, aslinda belli dönemlerde yasamin kendisiydi. Salome için yasam, önce din, sonra ask ve daha sonra da psikanaliz oldu. Yasama nasil bir tutkuyla bagli oldugunu 1882′de, yirmi bir yasindayken Petersburg’dan sonra gittigi ilk Avrupa sehri olan Zürih’te yazdigi siirle anlatiyordu:
Var olmak! Ve düsünmek! Bin yillarca…/Daha sIkI sar beni kollarinla/Eger verecek mutlulugun kalmadiysa/Olsun! Baska acilarin var ya…
Nietzsche, bu siirden, özellikle de son iki dizesinden öyle etkilenmisti ki, ona bir beste yapmis ve siirdeki, yasamin getirmesi olasi her seyi kabul etme istegine, en önem verdigi degerlerden birini, kahramanligi yakistirmisti.
Angela Livingstone, “Salome: Yasami ve Yapitlari” adli kitabinda Lou Andreas-Salome’nin yasamini bütün yönleriyle ele aliyor. Anlatiminda, Lou’nun son dostlarindan biri olan Ernst Pfeffier’inkiler basta olmak üzere pek çok kaynaktan yararlanan Livingstone, bu 19. yüzyil kadin düsünürünün yasamindaki gizemleri bir bir çözüyor. Kitapta ayni zamanda Lou’nun yasami ve düsüncesine iliskin önemli ipuçlari veren kurgu ve kurgu disi yapitlarindan parçalar da bulunuyor ve kitap, birilerinin sevgilisi ya da arkadasi olarak degil, bagimsiz bir insan, düsünür ve yazar olarak Salome’yi anlatiyor. Zaten Salome de yazinsal ve düsünsel kimligiyle ve farkli kisiligiyle basli basina bir inceleme konusu olmayi hak ediyor.
Salome-Yasami ve Yapitlari, Angela Livingstone, Çev.: Semra Kunt Akbas, Ayrinti Yayinlari, 2001
|
|
|